Bu tarz bir konuyu bu kadar naif bir biçimde, incelikli bir dille nakış gibi işlemek, insan için olan şeylerin ortak olduğu vurgusunun yanı sıra, edebi zenginliğe katkı açısından da önemli bir yerde duruyor.

BERKAY ÜZÜM

Haluk İnanıcı’nın üçüncü romanı ‘Aşkın Yedi Menzili’, ilhamını saf aşktan alan ve her cümlesine gizlenmiş kadim tasvirleriyle okuyucuyu zaman yolculuğuna çıkaran bir kitap. 13. yüzyılın gerilimli ortamında geçen bir hikâyeyi anlatan roman, düş ve gerçek arasındaki ince çizgide gidip gelirken, dönemin dinî ve siyasi gelişmelerine de ışık tutuyor.

Haluk İnanıcı’nın İletişim Yayınları’ndan çıkan romanında, yedi ayrı kişinin adını taşıyan başlıklar altında ilerleyen, karakter ve mekânlar bağlamında sürekli bir devinimin olduğu, mukaddes kitaplara ve kişilere atıfta bulunan zengin bir metinle karşılaşıyoruz. Her ne kadar çok sayıda karakter metne yön veriyor gibi görünse de, romanı, Tebrizli Arif özelinde ilerleyen bir metin olarak okumak mümkün. O zamanlar ‘Rum Diyarı’, şimdilerde ise ‘Anadolu’ adıyla bilinen bölgede, Selçuklu Devleti’nin hükümdarlığı zamanında geçen kitaptaki her anlatım, Tebrizli Arif ve öğrencisi Taşbek Baba’nın, ulvi özellikler taşıyan usta-çırak ilişkisine şerh düşen birer resim… Ancak romanı sadece bu usta-çırak ilişkisi yönüyle ele almak yanlış olur, zira hem ilahi hem de dünyevi aşkın apaçık bir şekilde resmedildiği, bununla da kalmayıp siyasi ve dinî alanlara da dokunan, yazarının ‘bir çitlembik ağacının gölgesinde’ yazdığı satırlardan oluşan bir roman bu.

Keşiş ve diyakoz

Yazarın, her bölüm için karakterlerin isimlerinin yanı sıra ‘menzil’ kelimesini kullanması, kelimenin ifade ettiği tanım itibariyle, ilahi bir yolculuğa ayna tutan roman için çok anlamlı olmuş. Her bölümü de her bir kişi için ‘yolculuk’ olarak ele alırsak, – ki roman zaten bunu mümkün kılıyor – bu makul sonuca zorlanmadan ulaşabiliyoruz. Birinci bölüme adını veren ‘Başlangıç Menzili’, Tebrizli Arif’in kalender öğrencisi Taşbek Baba’yı bize tanıtıyor. Selçuklu Devleti’nin himayesinde bulunan, ancak Sultan Alâeddin Keykubad’ın öldürülmesinden sonra başa geçen oğlunun yönetimi sağlıklı bir şekilde sürdürememesi ve Moğolların saldırısı ile tehditlere açık bir hale gelen Anadolu’nun karmaşık durumunun aktarıldığı bu bölümde, Tebrizli Arif Taşbek Baba’yı, kendi dostlarına yardım etsin diye Anadolu’ya gönderiyor. Ustasından icazet alıp Anadolu yollarına düşen Taşbek Baba’nın iç dünyasına ve ustası ile bağlantılı olarak kendisini içinde bulduğu vecd hallerine tanık olduğumuz bu bölümde, Taşbek Baba’nın Keşiş Thomas ve diyakoz Porine ile olan ilişkilerini dinler arası diyaloğun güzelliğini bize hatırlatan bir durum olarak okuma olanağı buluyoruz.

Sayfalar ilerledikçe, Tebrizli Arif özelinde romanın ‘aşk’ hususunda çıtayı çok yükseklere çıkardığını söyleyebiliriz. Tebrizli Arif’in, Sultan Alâeddin Keykubad’ın eşi Mahperi Sultan’ın sarayına keşif amacıyla tüccar kılığında girmesi ve sonrasında sultan ile arasında gelişen gönül bağı, aşkın somut ve soyut hallerinin resmediyor. Olayların geçtiği dönemin etkisi ile yazarın ustalıkta işlediği dilin bu aşk anlatısına olan katkısını da görebiliyoruz.

Ancak ‘Aşkın Yedi Menzili’ sadece ‘aşk’la sınırlı kalmıyor, çünkü bir aşk romanı olmasının yanı sıra adaletin peşinde koşanların romanı… Devlet tarafından öldürülüp talan edilen topluluklarını devam ettirmeyi amaçlayan, bunu ise sadece samimi duygularla emek vererek yapmak isteyen bir grubun dayanışmasını görüyoruz burada. Maddi hayatı ardında bırakıp ilahi aşkta kaybolmak isteyen Müslümanlarla, ruhban sınıfını reddeden ve bu yüzden ötekileştirilen Hıristiyanların yol arkadaşlığı, romanın “ezberbozan” özelliğine denk düşüyor. Tam da bu noktada konuyu, romanın geçtiği 13. yüzyıl ve dolayısıyla o dönemlerde gerçekleşen Haçlı Seferleri ile birlikte düşününce, romanda betimlenen dinler arası diyalog mefhumunun ne kadar mühim olduğunu görebiliyoruz. Bu tarz bir konuyu bu kadar naif bir biçimde, incelikli bir dille nakış gibi işlemek, insan için olan şeylerin ortak olduğu vurgusunun yanı sıra, edebi zenginliğe katkı açısından da önemli bir yerde duruyor.

‘İsa’nın çocukları’

Romanın, tarih açısından 1239 – 1249 yıllarını kapsayan yedi bölümü, uyumlu bir şekilde birbirini tamamlıyor. Sürekli kesişen yollar ve karakterlerin birbirini devam ettirecek şekilde olaylara bağlı kalması, romanın ana karakter olan Tebrizli Arif’in çile ve aşk dolu yaşamının bir anlatısı olmasına olanak sağlıyor. Metne karşı taraftan baktığımızda şunları söyleyebilirim: Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki organik bağın sağlanmasında -ya da kitabın diliyle söyleyecek olursam- ‘İsa’nın çocuklarının Ali’nin çocukları için yas tutması’ bağlamında etkin karakterlerden biri, yine bölümlerden birine adını veren ve Tebrizli Arif ile Taşbek Baba arasında doğrudan bir bağlantıya sahip Porine’dir. Haçlıların yıktığı kütüphaneden kurtardığı, Hıristiyanlar açısından büyük bir öneme sahip risalenin kayıp parçasını ait olduğu yere getirerek romanın en büyük kesişme noktalarından birine de önayak olan da yine Porine… Nitekim roman, Tebrizli Arif’in Mahperi Sultan’la arasındaki aşk, öğrencisi Taşbek Baba’yla arasındaki dervişane ilişki ve kayıp risalenin bulunup yerine getirilmesiyle başlayan törensel buluşma ile birlikte üç temel kesişme noktasına sahip. Bu kesişme noktaları her ne kadar yolculukları bitiriyor gibi görünse de, romanın ortaya koyduğu dil, işlenen konular ve verdiği hissiyat, aşkın peşinde sürekli devam eden bir gönül yolculuğunun ipuçlarını apaçık bir şekilde ortaya koyuyor.

‘Aşkın Yedi Menzili’, tüm göstergeleriyle birlikte aşkı ve adaleti içeren, dinler arası ilahi bir yolculuğu vadediyor.