Moğollar akını nedeniyle kitleler halinde Anadolu’ya gelen Türkmen kabilelerin, Harzemşahların yer yurt tutamadığı, sıkıntılar arasında boğuştuğu, Selçuklular tarafından küçümsendiği bir dönem. ‘’Anadolu’nun bugününe yön veren en uzun asrın yaşandığı’’ yıllar.

Tebrizli Arif ile Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad’ın karısı, Mahperi Sultan’ın, derviş Taşbek Baba ile Porine’nin yollarının ‘’aşk’’ta kesiştiği, ‘’aşkın şiir, şiirin aşk olarak dile geldiği; kasidelerin, mesnevilerin terennüm edildiği günler’’de geçen bir romanın içindeyiz. Başka türlü Müslümanlarla, ruhban sınıfını kabullenmeyen Hıristiyanların yol arkadaşlığı ettiği, İsa’nın çocuklarının, Ali’nin çocukları için yas tuttuğu ve ‘’zamanın sadece aşkın önünde eğildiği’’  bir hikayenin içinde Amasya, Alanya ve artık varolup olmadığı bile bir muamma olan Kubadabad Sarayı’nın eteklerine dört nala yol alan bir yolculuk adeta çıkılan.

Kendi deyimiyle, ‘’çocukluğunu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa, Karagümrük semtlerinde geçirip askerî ve sivil cümle okulları kâmilen bitiren’’, 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde üsteğmenken emekli edilen ve 1983 yılından beri serbest avukatlık yapan Haluk İnanıcı’yı ‘’21. Yüzyılda Avukatl k ve Baro’’,  ‘’Parçalanmış Adalet’’, ‘’Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek’’ gibi derlemelerinin yanı sıra  Rugan Ayakkabılı Teğmen (roman, 2010, Everest Yayınları), Dinle Lisa (roman, 2013, İletişim Yayınları) gibi edebi eserleriyle de tanıdık. İnanıcı bu kez sürükleyici bir anlatı olan ‘’Aşkın Yedi Menzili’’nde okuru 13. Yüzyılın Diyarı Rum’una davet ediyor.

Başlangıç menzilinden huzur menziline aşkın ve adaletin arayışına uzanan romanı Haluk İnanıcı’yla konuştuk.

Öncelikle şunu merak ediyorum; romanınızın on yıllık küçük bir kesitini sunduğu;  büyük göçlerin, mücadelelerin, din adına katliamların yaşandığı 13. yüzyıl dünya tarihi açısından nasıl bir önem arz ediyor sizce? Belki buna 12. Yüzyılı da eklemek gerekir…

Haluk İnanıcı- 12. yüzyıl, Haçlı Seferleri’nin çağı, 13. yüzyıl Moğol çağı… Bu iki asır, batıdan doğuya, doğudan batıya onlarca büyük seferin ve savaşın gerçekleştiği bir döneme işaret ediyor. Halkların, kültürlerin zulüm altında inlediği yok oluş ve varoluşun iç içe geçtiği kaotik bir dönemi…  Bu döneme bakarken, iki büyük kültürün zirvede olduğunu görüyoruz. Biri Endülüs, diğeri İbni Sina’nın meşrikıyye dediği Horasan/Doğu kültürü. Endülüs’te gelişen İslam Felsefesi de kaynağını doğudan aldığına göre, İslam Uygarlığının kendi iç çatışmalarıyla birlikte dünyada söz sahibi olduğu söylenebilir. Haçlı Seferleri bile bir anlamda bu uygarlığa/zenginliğe doğru bir yönelişi, onu ele geçirme arzusunu ifade eder. Resmi Hıristiyanlık ise en son müştereken yapılan 7.Konsil’den sonra başlayan Katolik/Ortodoks, Doğu/Batı Hıristiyanlığı olarak ayrışmayı 11. yüzyılda tamamlamış gözükmektedir. Ancak bu süreçte gerek İslam dininin Emevi-Abbasi eksenine karşı, gerekse Hıristiyan dininin Batı-Doğu Roma eksenine karşı, eşitlikçi görüşten beslenen farklı inanış biçimleri de gelişmektedir.  Bir diğer deyişle, halkın dini ile iktidarın dini her zaman farklı olmuştur. Romanımda geçen eşitlikçi düşünceyi yaşam tarzı haline getirmiş, farklı Hıristiyan ve Müslümanların beslendiği ortam böyle bir ortamdır.

Aşkın Yedi Menzili’ni okurken ilginç bir çağrışımla, Ortaçağ Fransa’sında Katolik inancı oldukça farklı yorumlayan ve bu nedenle din otoritelerince toplu kıyımla yok edilmelerine karar verilen Kathar tarikatının başına gelenleri düşünüyor insan.

Evet, çok haklısınız. Aslında biraz önce değindiğim ayrışmadan çok önceleri, Efes Konsili’nden itibaren Roma  Hıristiyanlığı’ndan kopan Gürcü, Ermeni, Nasturi, Süryani, İskenderiye yerel kiliseleriyle birlikte Hıristiyan düşüncesinde ayrışmalar ve fay hatları oluşmaya başlamıştır. Türkler, romandaki adıyla Diyarı Rum’a, Anadolu’ya girmeden önce bu topraklarda, yukarıda değindiğim devlet dinine karşı kendi inanışlarını geliştirmiş farklı Hıristiyan kültürleri de vardır. Eşitlikçi bir yaşam sergileyen Paulikanlar bunlardan biri. Bu toplulukların Hıristiyanlık öğretisinin bazı bölümleri ile Zerdüştlük dininin dünyayı düalist bir bakış açısıyla anlama çabası arasında bir sentez yaptıklarını görüyoruz. Hıristiyan teolojisi içindeki monofizit/düofizit tartışmalarını bir yana bırakacak olursak, Paulikanlarla başlayan dünyayı düalist anlama çabası, onların sürgün edilmeleriyle birlikte önce Balkanlara, 10-11 yüzyıllarla birlikte Bogomillere geçmiştir. Değindiğiniz Katharların düalist dünya görüşünü Balkanların bu ortamında doğduğunu, onların Bogomillerin devamı olduğuna ilişkin düşünceler de vardır.

Romanda anlattığınız Babai İsyanı ile bu kıyım arasında, tarihi dönem başta olmak üzere, müthiş benzerlikler söz konusu…

Babai İsyanı Anadolu tarihine yön veren önemli olaylardan biridir. Bazı Roman kahramanlarımın bu olayın içinde yer aldığını ve bu ortamdan beslendiğini yaşanan kıyıma/felakete tanıklık ettiğini görüyoruz. Sizin bahsettiğiniz benzerliğin birden fazla nedeni olabilir. İktidara karşı yürütülen her mücadelenin birbirine benzemesini anlayabiliriz. Belki de Katharların düşünce sistemlerini kurdukları düalist düşüncenin, aynı yollardan geçerek, Doğudan Balkanlara, oradan güney Fransa’ya kadar uzanmasından kaynaklanıyor da olabilir. Romanımdaki Sehend dağının simgesel anlamını bu bahsettiğiniz benzerliğin içinde aramak gerekiyor.

Romanda, kahramanların şahsi hikâyelerinin uzandığı, menzillerinin geçtiği yollarla isyanı besleyen yolların kesiştiğini, eşitlikçi Müslüman ve Hıristiyanların karşılaştıklarını, birbirlerine destek verdiklerini görüyoruz. Bu yollar aynı zamanda adalet ve hakikatin aranmasına tanıklık eden, aşkların yaşanmasına vesile olan yollar. Yolların aynı olduğunu görmek, üzerindeki seyyahların benzeri kaderi paylaşmasını da anlamayı mümkün kılıyor.

Ve bugünün dünyasını oluşturan siyasi ve kültürel dinamiklerle bu tarihsel geçmişin arasında bağlar var mı, bu açıdan neler düşünüyorsunuz?

13 yüzyılın başında Cengiz Han Harzemşah İmparotorluğu’nu yıkıp onları batıya doğru sürüyor. Harzemşahlılar, bugünkü Azerbeycana kadar geliyor. Sonunda Alaeddin Keykubad’a yeniliyorlar. (1230-Yassıçimen). Ardından ayaklanan Babailer Anadolu Selçuklularına yeniliyor. (1240-Malya) Nihayet Moğollar’ın 1243 Kösedağ Savaşı’ndaki başarısı ardından Anadolu’da büyük bir zulüm dönemi başlıyor. Batıya doğru büyük bir göç hareketi başlıyor. Babailerin oluşumu, Anadolu Selçuklu Devleti ile çatışması, yenilmesi, batıya göç etmek zorunda kalması bugünün Alevi-Sünni sorununun temeli… Babailerin yollarına devam edip Balkanlara geçmesi, daha sonra Osmanlı’nın bu bölgede yayılmasının çok kolaylaştırıyor. Moğol zulmü,  Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması, Osmanlı Devleti’nin kurulmasına yol açıyor. Kökünü Babai hareketinden alan Bektaşiliğin hem Osmanlı ordusu içinde hem de Anadolu’da kök salması bugüne yön veren olaylardan biri… Hâsılı, bugünü anlamak istiyorsak, Romanın geçtiği 13. yüzyıla bakmak gerekiyor. Hatta roman kahramanlarından biri, bu çağı “Anadolu’nun en uzun süren asrı” olarak tanımlıyor.

Daha büyük ve tüm insanlık açısından kitlesel derinlikte geri döndürülemez sonuçları olan savaşların  ve göçlerin yaşandığı dünyamızda, bu romanı çoktan unutulmaya yüz tutmuş hakikatlere, bilgeliğe ve alçakgönüllülüğe dair bir çağrı olarak okumak mümkün mü?

Böyle okunması beni çok mutlu eder. Kibre karşı alçakgönüllülüğün, kötülük yerine iyiliğin, hakikatin peşinde koşmanın, sadece güzel ve insani olanın, hakkın peşinde koşmanın revaçta olduğu bir dünyaya öyle çok  ihtiyacımız var ki!

Ben edebiyatın görevi olmaz, diyenlere;  kötülüğün peşinde koşmanın değerli olduğu vahşi dünyamızda edebiyat, beyin gurultularıyla uğraşmak yerine “Umut aşılayan romantik koridorlar peşinde koşturmalıdır, okurun ruhunu serinletmelidir,” diyenlerdenim. Okurlarıma, roman kahramanlarımın peşinden koşarken, onların fısıltılarına kulak verirken, onlarla birlikte menzilleri aşarken farklı bir ruh hali ve umut vadediyorum, sadece.

’Halkın dinini ele geçirenler, gücünü halkın kulaklarını sağır etmek için kullanıyorlar.’’ Romanınızın kahramanlarından Porine, Ortodoks ve Katolik kilise babalarının baskıcı din anlayışını eleştirirken bunları söylüyor romanda. Öte yandan bir de, ‘’iyi ve gerçek Hıristiyanların’’, 13. Yüzyıl Anadolu’sunda ‘’Hakkın hükümdarlığı’’ için mücadele eden İlyas Baba, Tebrizli Arif, Taşbek Baba gibi dervişlerle ortaklaşa bir mücadele ve yol arkadaşlığı var.  

Evet, biz bu arkadaşlığı hem Babailer arasında hem de iki asır sonra Şeyh Bedreddin ayaklanmasında da görüyoruz.  Benzer temel üzerinde ortaya çıkan bu iki ayaklanma,  insanlığa Hakkın dininin kimseye, hiçbir zümreye ait olmadığını; Hakikatin ilkelerinin çok basit olduğunu haykırmaktadır. Bu ayaklanmalar iktidarlara karşı, çekin elinizi dinin üzerinden, eşit, özgür, adaletli bir dünyada birbirimizi öldürmeden yaşayabiliriz çığlığıdır. Müslümanı, Hıristiyanı hangi dinden olursa olsun bütün insanların birbirinin kardeşi olduğunu söyleyen roman kahramanlarım bu inanışın temsilcileridir sadece. Böyle bir ortamda kahramanların birbirlerini bulmaları da çok tabiidir. Nitekim tarih boyunca böyle olmuştur.  Kötülüğe, iktidara karşı hep yan yana savaşmışlardır.

Dönüp dolaşıp bugüne geldiğimizde ise, bugün yolunu bilgiden ayırmak istemeyen ve giderek küçülen bir azınlık yozlaşan iktidarlara Lord Acton’un şu cümlelerini hala haykırma ihtiyacı hissediyor: ‘’Güç yozlaşma doğurur. Mutlak güç, mutlak yozlaşma demektir.’’ Üzerinden asırlar ve nice trajik olay geçmiş olmasına rağmen insanlık tarihi neden kendini kötülüğün yolunda tekrar edip duruyor dersiniz?

Lord Acton çağımızın en tanınmışı. Ancak Leviathan da bu konunun analizi değil midir? Ayrıca ifade etmeliyiz ki, eşitsiz toplumlar ortaya çıktığından beri iktidar hep sorundur ve hep çatışma alanıdır. Görünen yüzü, “hak ve özgürlükleri korumak” olarak açıklanmaya çalışılırken biliriz ki, arkada “hak ve özgürlükleri” yutmaya çalışan bir dev vardır…  Örneğin,  siyasetname türündeki Doğu kültürü ve  prense öğütler mahiyetindeki Batı kültürü eserleri, yöneten hükümdarlara bu sözü çeşitli biçimlerde söylemiş ve onları adil yönetime davet etmişlerdir. Mutlak gücün yozlaştırdığı, tarihen bilinen bir gerçektir ama bu tespit maalesef her iktidarın egemenlik alanını sonsuz genişletme arzusunu engellemiyor. Demokrasi dediğimiz şey de bu arzuyu dizginlemek, kontrol altına almaktan ibarettir aslında. Romanımda da 13.yüzyılda bu arzu karşısında duran insanların mücadelesi hikâye ediliyor.

Romanınızda aynı zamanda, roman kurgunuzu oluşturan mekânlara yaptığınız yolculuklar da var. Bu yolculuklarda, eğer kalmış ise kadim Anadolu’ya dair neler gördünüz, o mekânları karşınızda görünce neler hissettiniz?

Bu fikir bana çok ilginç geldi. 8 asır öncesinde on üç yıllık bir aralıkta düşler görüyorsunuz, hayali kahramanlar yaratıyorsunuz, sonra yazdıklarınızı “gerçek” yerine koyup onların yaşadığı şehirlere yolculuk yapıyorsunuz. Mekânları arıyorsunuz. Romanda geçen Kubadabad Sarayı’nı arıyorsunuz, kahramanların karşılaştığı kervansaraya uğruyor, yemek yedikleri, yattıkları yerleri buluyorsunuz.  Amasya Kalesi’nin en tepe burcuna kadar tırmanıp, Baba İlyas’ın sallandırıldığı burcu arıyorsunuz. Kayseri’ye gidip Mahperi Hatun’un camisini, türbesini ziyaret edip romanla ilgili “destur” istiyorsunuz. Konya’da Sille’ye gidip muganni Stelios’un peşine düşüyorsunuz. Alaiye Kalesi’ne, İstanbul’a yapılan yolculuklar. Hayal ve gerçek iç içe… Hangisi gerçek, hangisi hayal birbirine karışıyor. İnsana çok büyük bir haz veriyor. Umarım aynı hazzı okurlarım da duyar. Bu yolculuklar roman için açtığım web sitesinde yayınlanıyor. (www.askinyedimenzili.com)

Eklemek istedikleriniz…

Çitlembik ağacının altında rüyalar gördüm. Bu rüyaları okurlarımla paylaşmak, onları bugünün can sıkıcı ortamından uzaklaştırmak istedim. Bu rüyalar içinde geleceğimize ait hayallerin saklı olduğunun sırrını verebilirim, daha şimdiden… Rüya ve hayaller arasında salınan bir roman… Hangi çağda yaşarsanız yaşayın insan aynı insan, sorular ve sorunlar hep aynı…  Dayanma/dayanışma ve umut için tek bir silahımız var: Her şey “aşk”ta başlıyor, onda son buluyor.