Aşkın Yedi Menzili’nde Kayseri şehri doğrudan yer almaz. Adeta Konya’nın gölgesi gibi geridedir. Anadolu’nun başkenti Konya’nın ezeli rakibi Kayseri’nin kaderi midir hep ikinci planda kalmak? Adını Sezar’dan alan kaç şehir vardır Diyarı Rum’da. İkisinin adı da Romalılar tarafından konulmuştur da neden Konya öne geçmiştir? İkonium ve Ceasera… Sezar, Küçük Asya seferinde kendi adını taşıyan bu şehre uğramamış olabilir mi? Neden ünlü “Veni, Vidi, Vici” darbımeselini Tokat’ta değil de burada söylemiş olmasın? Ya İskender… Gordion’da, ona Doğu’nun kapısını açan ünlü düğümü kestikten sonra Kapadokya’ya yöneldiğine göre, Kayseri’ye uğramamış olabilir mi?

Kapadokya ve Kayseri’ye gitmek üzere Nevşehir havalimanına inerken gözlerim Kızılırmak üzerine kayıyor ve aklımdan bunlar geçiyor.  Anadolu’nun ortasında yer alan, tahta müştereken çıkan Selçuklu hükümdarlarına aynı anda başkentlik yapmış iki şehri düşünüyordum.

Öncesi de vardı elbet. Hititler, Frigya, Pontus dönemleri…

Roman kahramanım Taşbek Baba ve Thomas’ın Heybe dağı kenarından karşıya geçtikleri Roma köprüsünün peşine düştüm evvela. Onların ellerinde Roma ticaret yolların gösteren tüccar haritası vardı benim ise günümüz haritası…  Kiraladığım arabaya binerek nehrin karşı tarafına geçtim. Arabayı önce Hacı Bektaş istikametine yönelttim. 10 km kadar gittim. Sonra geri döndüm. Avanos istikametine doğru ilerledim ama bir türlü bulamadım bu köprüyü. Yıkılmış olmalıydı… Arabamı romanda geçen Muşkara şehrine doğru sürdüm. Yeni adı Nevşehir’di. Modern bir şehirle karşılaştım. Caddeler, yeni inşaatlar… “Bu şehrin eski adını kaç kişi biliyor acaba?” diye düşündüm. Bir insan yaşadığı toprağın tarihini, eski adlarını bilmeden; taşına, toprağına sinen acıyı sevinci hissetmeden “Ben oralıyım,” diyebilir mi?  Bunu diyemediğimiz için mi, yaşadığımız kentleri çok kolay tahrip ediyoruz; geçmişin mirasını mirasyedi havasıyla harcıyoruz. Gözümü uçsuz bucaksız arazi üzerinde gezdirdim. Kızıl Kilise Manastırı’nın bulunduğu tepe hangisiydi acaba. Bu kilise de tıpkı Muşkara’nın Anadolu’nun ortasında yer alması gibi, romanımın ortasında yer alıyordu. Güne kötü başlamıştım, hiçbir yeri bulamıyordum. Kiliseyi de yıkmışlar, diye geçirdim aklımdan. Bütün günü eli boş geçirmiştim.

Akşam kalacağım Göreme’ye gittim. Daha önce hep içinden geçmiştim. Peribacaları üzerine kurulmuş bu kasabanın gecesine hayran oldum. Otelimi bulup, odama yerleştim. Sabahleyin, bu kez Porine, Taşbek ve Thomas’ın kiliseden, Sultan Dağı’na gitmek üzere takip ettikleri yolun peşine düştüm.

Bulmam zor olmadı. Aksaray istikametinde Ağzıkarahan Kervansarayı’na kadar sürdüm arabayı. Han ilk günkü gibi ayakta duruyordu. İçine girdim, dolaştım. Havasını teneffüs ettim. Üç kişinin keşiş kıyafeti içine peribacaları arasından geçerek, bu toztoprak yolda ilerleyişlerini canlandırdım hayalimde.

Onlar masalsı bir atmosferde yol aldıklarını hissediyorlardı. Selçuklu aşayiş müfrezesi ile karşılaşmaları, “sessizlik yemini” etmiş keşiş kılıklı Taşbek’in başını önüne eğişi görüntüye büründü. Elimi uzatsam dokunabilirdim onlara…

Ertesi gün Göreme Açık Hava Müzesi’ndeki kiliseleri görmek istiyordum. Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmadan önce ve sonra burada yeşeren konuşmaların ve dini yaşamın sade mekanlarıyla buluşacaktım. Birlikte yemek yenen yerleri, kilerleri, ahırları dolaştım önce. Romandaki Kızılkilise Manastırı’nı anımsatıyordu. “Acaba yazar hata yapmış olabilir mi?” diye düşündüm. Belki Paulikan Kilisesi, Muşkara’da değil de burada, diğer Doğu kiliselerinin ilk mabetleri arasında gizlenmişti… Roma zulmünden kaçmak için buraya sığınan ilk Hırıstiyanlar yeni dinin ilkeleri, müşterek yaşamın kuralları üzerinde hangi kilisede mutabakat sağlamışlardı. Gülün Adı’nda geçtiği gibi “İsa’nın para kesesi var mıydı?” diye günlerce süren teolojik tartışmaları burada da sürdürmüşler miydi?

Ertesi gün sabah erkenden romandaki adıyla, Kayseriyye’ye doğru yola çıktım. Bir saatlik bir yolculuktan sonra girdim şehre. Kalacağım otel Ermeni Mahallesi’ndeydi. Koyu renkli şehir surlarının kenarından geçerek otele ulaştım. Odama yerleştikten sonra arka tarafta yer alan eski yapıları ziyaret ettim. Çok şaşırmıştım.

Belediye aldığı hayırlı bir kararla bu eski yerleşim bölgesini koruma altına almış. Restore ettirmiş. Yan yana sıralanan evler insanda San Marco meydanındaki silueti hatırlatıyor. Revaklı balkonlar, sundurmalar, ince sütunlar… Bir zamanlar şehrin en zengin yeri olduğu konakların isimlerinden de anlaşılıyor. Kuyumcuyan, Sabuncuyan…

Lokanta olarak hizmet veren bir konak öğle yemeğine hazırlanıyor. Kapıdan girip bahçede dolaşıyorum. Küçük kubbeli, yuvarlak kameriyeyi görünce içimi hüzün kaplıyor. Burada koşturan Ermeni çocuklarını düşlüyorum. Kenarda duran bir sandalyeye ilişiyorum. Binayı dinliyorum… “Acaba romanın geçtiği dönemde de bu mahallede Ermeniler oturuyorlar mıydı?” sorusuna cevap arıyorum.

Aslında, Roman kahramanım Mahperi Hatun’un izini sürmeye gelmiştim bu şehre. Tarihin sıkıntılı sayfalarından kurtulup güzergâhımı çizdim. Kale İçi’ne gidecektim önce. Hedefimi gözüme kestirip yürümeye başladım. Caddeyi aşarak tarihi bölgeye geçtim. Ama ilk izlenimimin güzel olduğunu söyleyemeyeceğim. Eski şehir beş-altı katlı yeni binalarla yok edilmiş. “Danişmendlilere, Selçuklu sultanlarına başkentlik bile etmiş şehre bu kadar kötülük yapılırken muhtemelen farkına bile varılmamıştır,” diye geçiyordu aklımdan. Kayseri’ye yakışmayan binalar arasında yürürken aniden şehrin en eski Türk yapısıyla karşılaşıyorum. Camii Kebir… Bir ışık gibi parıldıyor.

Danişmend Meliki Mehmet Gazi tarafından yaptırılan cami çok ilginç. Karşılıklı iki kapıdan giriliyor içeriye ve zemine merdivenle iniliyor. Kalın fil ayaklar ve ince sütunlar beraber kullanılmış. Sütun başlıkları ilginç. Bize buranın çok eski zamandan beri tapınma bölgesi olduğunu fısıldıyor. Belki aynı zeminde önce Zeus tapınağı, sonra kilise vardı. Ve nihayet cami… Bulduğum bir köşeye çöküp soluklanıyorum. Aklım yüzlerce yıl öncede…

Alaeddin Keykubad, Gıyaseddin Keyhüsrev, Mahperi Hatun da burada benim gibi yere çökmüş, Hakkın önünde yüz sürmüştü… Kayseriyye Kadısı İlyas Baba da bu camiye gelmiş olmalıydı. Allah’a yapılan onca duaya rağmen bu topraklara reva görülen onca zulüm, kıyım… İkisi de büyük Türk boylarından gelen Danişmendliler ve Selçukluların birbiriyle mücadelesini, tarihin boylara, insanlara yaptığı oyunları düşünüyorum: Bu mücadeleden Danişmendliler galip çıksaydı, Anadolu Türk devletini onlar kursaydı tarih nasıl tecelli ederdi? Gülümsüyorum. Tarih mağlup olanı nasıl da siliyor kitaplardan…

Dışarı çıkıp yapının etrafında yürürken karşıma Melik Mehmet Gazi Türbesi çıkıyor. Alabildiğine sade ve zemini yoldan aşağıda… Sanki parmaklıklar ardına hapsedilmiş gibi. İnsan üzülüyor. “Bütün etraftaki yapıları yıkın, bu meydana dokunmayın,” diye bağırıyorum…

İstikametimi kaybedince soruyorum yeni hedefimi. Gösterilen yolda pastırma dükkanlarının arasından ilerliyorum. Surlarla karşılaşıyorum.

Karşıda Mahperi Huand Hatun Külliyesi…  Nice acılara tanıklık etmiş kale duvarının kenarına dayanıyorum. Külliyeye bakarken etraftaki tüm pis görüntüleri siliyorum. Tıpkı Mahperi gibi, ilk açılışına geliyormuş gibi bu özel görüntüyü zihnime kazıyorum. Sonra çığlıklar geliyor kulağıma. Moğollar şehri yağmalıyor. Çoluk çocuk binlerce insan ya ölüyor ya tecavüze uğruyor. Galibiyetin, Allah’tan, merhametten, insanlıktan nasibini almamış o arsız gülüşü canlanıyor gözümün önünde… Mahperi bu nedenle mi buraya, surların yanına yaptırdı külliyeyi, ölen bigünah insanların anısına mı? diye soruyorum kendime… Yoksa oğlunun günahlarının kefareti olarak mı?

Karşıya geçiyorum. Türbeye geçiş kapısını bulamıyorum. Taç kapı girişinden içeriye girip soruyorum. Kapıyı gösteriyorlar. Mahperi’nin türbesini ziyaret edeceğim önce. Girişteki odada ayakkabılarımı çıkarıyorum. Merdivenlerden çıkıp yukarıdaki türbeye geçiyorum.

Taştan sanduka karşımda… Yanına diz çöküyorum. Ellerimi renksiz taş blok üzerinde gezdiriyorum. Romanımda yer vermek için  “destur” istiyorum kendisinden. Yüreğimi bir huzur kaplıyor.  Hissediyorum; “Tebrizli Arif’e olan aşkımı anlatmandan memnunum,” diyor… Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. Toparlanıp aşağıya iniyorum.

Dışarıya çıkıp arka tarafta bulunan cami kısmına geçiyorum. Hunat Hatun  Külliyesi ismiyle karşılaşıyorum. Hunat, Huand sıfatları kullanılmış sultan için. Büyük kadın, kadınefendi anlamına geliyormuş. Valide Sultan gibi.

Caminin karşısında Gevher Nesibe Şifahanesi. Büyük bir alanda iki yapı sadece… Kayseri’nin geçmişle bağlarını gözler önüne seren iki abide. Caminin içine giriyorum. Fil ayaklar üzerine yapılmış yapı onca ağırlığıyla insanın üzerine çökecekmiş hissi uyandırıyor. Biraz zaman geçiriyorum camii içinde. Ardından Şifahane’yi ziyaret ediyorum

Alaeddin Keykubad’ın halası için yapılan yapı tüm sadeliğiyle şehrin mücevheri sanki. Onun aşk öyküsüne romanda neden yer vermedim diye hayıflanıyorum.

Yürüyerek otelime dönüyorum. Hümeysa’nın “rahleyi tedrisinden geçtiği Baba ilyas”la meşverette bulundukları, Tebrizli Arif’in ziyaret ettiği dergâhtan eser yok ortalarda. Nedense, taştan yapılmış Kayseri Lisesi’nin yerini yakıştırıyorum ona… Kapısında onlardan el almak üzere sıraya girmiş talipler canlanıyor gözümde. Sadece üç yapı ve hayallerim kalsın zihnimde diyerek gezimi tamamlıyorum.