İlk yolculuğum “Neden Konya’ya oldu?” bilmiyorum. Kendiliğinden gelişti her şey. Bir sabah içime doğdu ve o hafta sonu gitmeyi kararlaştırdım. Daha önce de birkaç kez ziyaret etmiştim. Ama bu kez farklıydı. Romanımın kahramanı Tebrizli Arif’in gizemli yolculuklar yaptığı, Bacıyanı Rum ve arîfeler arasında nam salan Hümeysa’nın doğduğu, hem maddi âlemin, hem de manevi âlemin basamaklarını sabırla tırmanan Emir Nureddin’in yaşadığı, Selçuklu Devleti’nin başkentini ziyaret edecektim. Belki de romandaki tüm yolların Konya’dan geçmesiydi beni çeken. Belki bu yüzden Konstantinopolis, Amasya, Alaiye, Beyşehir gibi şehirler arka sıralara kaldı.

“Bozkırın çocuğu”, “kendini gizleyen esrarlı güzellik”ler beldesi Konya’da, bu arifin peşine düştüğümde puslu bir nisan günü hüküm sürüyordu. Kalacağımız otele yaklaşırken kafamda, taht kavgalarının ortasında mücadele ederken farkında olmadan bugünün ebeliğini yapan Kılıçarslanların, Keykavusların, Keyhüsrevlerin, Rükneddinlerin isimleri uçuşuyordu. Ama daha ziyade, Romalıların İkonium adını verdikleri görkemli dönemden sonra, Alaeddin Keykubad’ın yeniden yarattığı şehre kavuşma hayali kuruyordum. Nihayet, Selçuklular tarafından ele geçirildikten sonra nice hükümranlık kavgasına, nice kuşatmalara, nice el değiştirmelere sahne olmuş iki asırlık bir devletin başkenti Konya uzaktan kendini göstermeye başlamıştı.

Kılıçarslan Köşkü’nde, zamansız ölen sultan abisi için beyaz atlas matem elbisesi giyerek tahta çıkan Şehzade Alaeddin, çift kartal başlı kursun ardında yürüme hakkını hiç beklemediği bir anda elde ediyor. Tutuklu bulunduğu kaleye kendisini payitahta götürmek için gelen emirlere inanamıyor önce. Öldürüleceğini sanıyor.

Yaşam ve ölüm arasındaki oyunlar mutlak iktidara yaklaştıkça insana tuzak mı kuruyor yoksa! O günlerde, hayatta kalmayı başaran şehzadeler ve anneleri, iktidardan dışlanan emir ümera arasında destek arayışına girişiyordu hemen. Bazen de tersi oluyordu.

En güçlü insanların kendilerini içine girmekten alıkoyamadığı iktidar koşusunun aynı zamanda esaretlerinin de nedeni olması ne ilginç! Kaç Selçuklu sultanı eceliyle ölebilmişti? Cihanın en büyük padişahlarından Alaeddin’in Moğolları korkutmak için 100.000 kişilik ordusunu topladığı Kayseri’nin Meşhed ovasında, kendi verdiği ziyafet yemeğinde zehirlenmesi sadece ona karşı duyulan kıskançlığın sonucu muydu? Sultanın yemeklerinden sorumlu, önceden yiyerek kontrol eden emiri çaşnigir de eğer ölmediyse, katl şebekesinin üyesiydi muhakkak. 15 yaşlarındaki Gıyaseddin’in, Sadeddin Köpek ile beraber hünkâr babasını öldürmesi hangi duyguların eseridir? Mahperi Hatun o anda nasıl bir haletiruhiye içindeydi? Sadeddin Köpek, Mahperi Hatun’un peşinden sadece aşk için mi koşuyordu?

Peki iktidarla arası hiç iyi olmayan roman kahramanım, Hak yolcusu Tebrizli Arif ne arıyordu bu şehirde? Müritlerini niye devletin kalbine yerleştirmişti? Romanı yazarken düşmüştüm bu sorunun peşine. Şimdi ise Arif’in dolaştığı sokaklarda onun bastığı taşlara basıyor, ruhunun izlerini arıyordum. Ünü Belh’ten, Bağdat’a, Tebriz’e, Şam’a, Konya’ya tüm kadim topraklara yayılmış Arifler Sultanı kimi zaman kendisine biat etmiş emir ümera, ulema ve fütüvvet ehli içindeki müritlerini, halifelerini ziyaret etmişti; kimi zaman Mahperi Hatun’un peşinden koşmuştu bu yollarda. Hakka kavuştuğu düğün günü için de bu kadim şehri seçmişti.

Rastgele bir gezintinin ardından otele dönüp karanlığın çirkin yapıları ve gürültüyü örtmesini bekledim.  Geç saatte yeniden sokakların arasına daldım. Kentin asaletiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan hırpani sokaklarda dolaşırken karşıma, araya sıkışmış kümbet, hamam, camiler çıkıyordu. Tekrar gezeceğim için isimlerine bakmadan yürümeye devam ettim. Ne zaman ki karşıma Şemsi Tebrizi’nin türbesi çıktı, çok şaşırdım.

Duraladım önce. Şems de Arif kadar ünlü bir mutasavvıftı. Hatta aynı çeşmeden su içtikleri bile söylenebilirdi. Lakin şehir kayıtlarında benim kahramanımın mezarını, türbesini görememiştim. Hayıflandım onun adına. Belki bir gün onu da bulurlar diye geçirdim içimden. Ayakkabılarımı çıkarıp türbeye girdim.

Saat dokuz sularıydı. Gecenin bu saatine rağmen türbeye kadın erkek birçok insan girip çıkıyor, sandukanın karşısına geçip dua okuyorlardı. Kenara çöktüm. Gözlerimi kapadım ve 13. yüzyıl irfanı içinde tefekküre daldım. Yarım saat kadar öylece oturdum. Her iki hakimin, hikmetin iktidara hizmet etmesinden duydukları rahatsızlığı kalbimde hissettim. Üzerimdeki kirin tenimden sıyrıldığını, parmaklarımdan bir şeylerin havaya salındığını, hafiflediğimi duyumsuyordum. Türbeden çıktığımda ferahlamıştım. Gerçi, batini bir şeyhin sandukasına bir fakih sikkesi takmışlardı ama “Bu saatten sonra ne önemi var?” diye geçirdim içimden. O zaten Mesnevi içinde yaşamıyor muydu?

Birden Alaeddin tepesini karşımda buldum. Oraya daha sonra gidecektim. Tekrar yan yollara saptım. Tebrizli Arif’in ziyaret ettiği Emir Nureddin ve kızı Hümeysa’nın yaşadığı konağın peşine düştüm. Ahşap bir eve rastlamadım. Ters yöne döndüm. Biraz uzakta Mevlâna Türbesi’nin yivli gövdesi parıldıyordu. Caddenin iki kenarında bulunan yemek salonları hıncahınç doluydu. 2. Selim Camisi’nin yan tarafında kalan eski evlerin dizildiği bir sokak çıktı karşıma. Orada yürümeğe başladım. Kaldırım kenarında kamışla örülmüş küçük ahşap tabureler üzerine yerleşmiş küçük bir cay ocağı görünce, dinlenmek istedim. Bir kahve siparişi verdim. O tarihlerde menengiç, karanfil veya çağşak çayı içiyorlardı ama kahveci bilmez, diye geçirdim içimden. Yine de sordum. “Yok beyim!” dedi. Gözümü karşıdaki iki katlı yapıya diktim. Konak burada olmalı diye geçirdim içimden. Hayalini kurmaya başladım bile: “O tarihte bahçeyi gizleyen duvarın ortasında büyükçe bir kapı vardı. Bahçenin kenarında bir çıkrık, ortasında ise bir havuz… Yerler, yıkanınca serinlik veren beyaz mermer taşlarla kaplıydı. Duvara yayılmış yaseminler, güneyde büyük bir ıhlamur ağacı hemen göze çarpıyordu. Etrafında u şeklinde iki katlı bir konak. İkinci katında üzerini çatının örttüğü, bahçe etrafında dönen revaklı bir sundurma…”

Hümeysa Hatun ve Taşbek Baba ilk kez bu konakta bir haziran günü karşılaşmışlardı. Taşbek, Semerkantlı bir ustanın nakşettiği Varka ve Gülşah’ı aşağıdaki kabul sofasında vermişti genç kadına. Başımı kaldırdım, “Tebrizli Arif öldüğünde, Emir Nureddin’in ikinci katın tam ortasındaki odadan öndeki revaklı bölüme çıkıp büyük bahçeye bakışı”nı canlandırdım gözümde.

Tebrizli Arif, Celaleddin Çelebi ve Sadreddin Konevi’nin beraberce geçirdikleri o muhabbet gecesini, muganni Stelios’un sesini, beraber icra ettikleri parçaları hatırlamıştım. Hümeysa arkada Konya’nın o ender gecelerinden birine tanıklık ediyordu. O gece bu avluda yankılanan İlk Hazan isimli parçayı mırıldanmaya başladım. “Bir yakarış ve bir damla gözyaşı/ İlk hazanla gelen yağmur damlası.” Ut, kanun, tambur ve def seslerini duyuyordum. Kahvemi içince kalktım. Dalgın dalgın yürüyerek oteldeki odama döndüm.

İkinci gün sabah erkenden aracımı Sille’ye sürdüm. Yüzyıllar önceki hâlini koruyan güzel bir köyle karşılaştım.

Khariton manastırını ve Aya Elena Kilisesi’ni bulmam zor olmadı. Her iki yapı da onarılmıştı. Manastırı uzaktan seyrettim. Sille’nin huzurlu ve sakin ortamı, bir gece önce rahatlayan ruhumu bir örtü gibi sarıp sarmaladı. Ne güzel diye geçirdim içimden: O günlerden bugüne kendini koruyabilmiş! Romanımda, Tebrizli Arif ölümünden önce burada bir süre inzivaya çekiliyordu.

Hayatının son muhasebesini bu manastırda yapmış, tüm yaşamını Dost’unun aynasına burada tutmuştu. Ünlü muganni Stelios’u keşfeden de bu manastırdı. Onu yetiştirmiş, manevi doğumuna ev sahipliği yapmıştı. Bütün günümü küçük beldenin güzel bakımlı sokaklarını, onarılmış ahşap evlerini gezerek geçirdim. Bulduğum bir lokantanın bahçesinde fırın kebabını yerken Muganni Stelios’un sesi ve sazı eşlik ediyordu bana.

Öğleden sonrayı Alaeddin Köşkü’ne ayırdım. Selçuklu’nun ihtişamlı hükümdarına, Sultan Kılıçarslan’dan emanet kalan koskoca saray tamamen yok olmuş, sadece ibadethane kısmı kalmış geriye…

Yokuşu aşıp camiye girdim. Kimse yoktu. Bir yere ilişiverdim. Divan toplantısı ardından, Alaeddin ve devlet ricalinin burada beraberce cuma namazı kılmasını düşledim. Kapıdan çıkarken, kızılgerdan kuşlarının şakıması üzerine Sultan’ın durduğunu ve sütuna yaslanarak, serenadın bitmesini beklediğini gördüm. Sonra yan tarafta azametle duran, bu tepeyi koruduğunu hissettiren Karatay Medresesi’ne geçtim.

Dönemin en güvenilir emirinin soğukkanlılığı sanki medresenin serin havasına gizlenmişti. Ama o taç kapı yok mu? Sanki bu dünyadan başka dünyaya geçtiği hissini veriyordu insana. Bir yanda başkentin, emir ümera ve ulemanın entrikaları, ihtirasları, zulmü yani yalan dünya. Öte yanda insanın, insanlığını keşfettiği irfanın gerçek dünyası. Yoksa ilki gerçek diğeri mi yalan dünya?

İçeride medrese olduğu günlerde yankılanan dersleri düşündüm. El Kindi’nin “Aristo ve Platon”u, Farabi’nin “Faziletli Şehir”i,  İbni Sina’nın on bir ciltlik “Şifa Kitabı” okutuluyor muydu burada? Müderrisler arasında, Tebrizli Arif’in kaç müridi vardı? Onlar batini düşüncenin düsturlarını derslere nasıl yerleştiriyorlardı?

Sorular ardı ardına diziliyordu zihnimde. Bugün bir müzeydi medrese. Kubadabad’ın firuze çinilerini tek tek izlerken, vitrin camlarında Mahperi Sultan’ın yüzü belirdi. Onun gözleri de izlemişti bu çinileri. Ellerini sürmüştü üzerine.

Nakkaş Hüseyin’in küçük imzasını aradım bir süre. Cam muhafaza yaklaşmama engel oluyordu. Göremedim. İki saatimi, nakışlarının bir ucu Bağdat Sarayı’na diğer ucu Leşkeri Bazar Sarayı’na uzanan çinilerin arasında geçirdim. Bağdaş kurmuş erkeklere, kadınlara, garip saç örgülerine, hotozlara bakıp durdum.

Yorulduğumda başımı havaya kaldırdım. Yere yatak serip seyretme arzusu uyandıran kubbeye doğru yükselmeyi, ortasından geçerek başka bir âleme geçmeyi hayal ettim. Celaleddin Karatay’ın dönemin ölüm, vahşet, korku dolu havasından kaçmak istediği için böyle sade bir yer yaptırdığını anladım. İhtimaldir ki, nefes alamadığı, çaresiz kaldığı günlerde buraya kaçıp ruhunu dinlendiriyordu…

Bir günüm kalmıştı geriye. Onu da Mevlâna Türbesi’ne ayırdım. Türbe’nin müzesinde, fotoğrafından tanıdığım Şemsi Tebrizi’nin külahını görecektim. Diğerleri gibi silindirik olmayan ilginç külahla nihayet buluştum. Bu kadar büyük olacağını kestirememiştim. Türkmen şapkası gibi, toprak renkli keçenin üzerinde kırmızı işli yazılar duruyordu. Kenarda durup, Şemsi Tebrizi’nin, Celaleddin Çelebi’yi batini düşüncenin dehlizlerine çekerken kullandığı, Zerdüşte, Hint’e, Mısır’a kadar uzanan kadim dili hatırlamaya çalıştım. Birbirlerine “pirim” diye hitap ederek, bu serin hücrelerin birinde defalarca halvete çekilmiş; geceler boyu, takatten düşünceye kadar tartışmış, yorulunca taşların üzerine uzanmış olmalıydılar.

Konya’nın Kayseri ile rekabet ettiği yıllardı. Daimi başkentin her zaman Konya olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Herkesin gözü üzerindeydi. İskender’in kurduğu rivayet edilen bu şehri ele geçiren, büyük imparatorun asasına da sahip oluyordu. Belki de bu yüzden Alaeddin Keykubad’a İkinci İskender deniyordu.

İki asır devam eden Haçlı savaşları ve bir asır devam eden Moğol istilası altında inim inlemiş ama diğer yandan da ilim ve irfanın, tasavvufun merkezi olabilmişti. Roman kahramanlarımı çeken, onlara dayanma ve düşünme gücü veren esrar burada mı gizliydi? Yoksa Maktül Sühreverdi’ye, Piri Azam İbnü’l Arabi’ye, Ahi Evren’e kucak açarak gösterdiği hüsnü kabulde mi? Önce döneminin tefekkür dünyasının nehirlerini birleştirmek için göl olmuş, sonra denizlerle birleşmek için yeni nehirlere yol vermişti. Batıni düşüncenin zirvesi Mesnevi bu gölde maya tutmuş, aleme yayılmak için burayı kutup bellemişti.

Ama her şeyden önemlisi, roman kahramanlarıma ev sahipliği yapmıştı bu kadim şehir. Konya benim için kahramanım Tebrizli Arif’in hem Hakka kavuştuğu makamın adıydı; hem gazeller, kasideler, mesneviler içinde söz olup halka ulaştığı menzilin adıydı… Mahperi Sultan’ın Tebrizli Arif’in yolunu gözlediği, tebdili kıyafet onun gizli toplantılarına katıldığı, mertebelerden mertebeler aştığı; Arife Hümeysa’nın vakayinameyi kaleme aldığı, şiirlerini yazdığı, piri karşısında hâlden hâle geçtiği evleriydi.  Bu nedenle romanıma kucak açan kadim Konya şehri önünde saygıyla eğilirim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, s.70, MEB Yayınları, 1992