Bu sabah Beyşehir’e gideceğim. Daha akşam yatarken heyacan sarmıştı her yanımı. Roman kahramanım Mahperi Hatun’un yaşadığı 800 yıllık Kubadabad Sarayı’nı görecektim. Tabii geriye ne kalmışsa onu… Bu muhteşem kasrın onun firuze gözlerine adandığını, romanda hükümdar bizzat söylemişti karısına. On yılı aşmıştı yapımı. Anlatılanlara göre; bir göl kenarında yapılmış, cihanın o güne kadar görmediği güzellikteydi saray. Mahperi ve Alaeddin’in büyük aşkları doğurmuştu onu. Ardından Mahperi ve Tebrizli Arif’in ateşi aşk içinde kavruldukları, kevser içinde yüzdükleri bir cennete dönüşmüştü.

Konya’dan çıkıp yola koyuldum. On kilometre levhasını geçtikten kısa bir süre sonra Kızılören Hanı okunu gördüğümde heyecan sardı her yanımı.

Yıkık dökük bir han kalıntısı beklerken, restore edilmiş, yepyeni bir yapıyla karşılaştım. İyi mi, kötü mü olmuş; değerlendirecek hâlim yoktu. Yoldan saparak arabayı park ettim. Nabzımın ritmi hızlanmıştı. Önce kapı yanındaki panoda yazılı hanın tarihçesini okudum. Çok eksikti. Levhada romanımdan ve kahramanlarımın burada buluşmalarından bahsetmiyordu

İçeriye girdim. Büyük bir avlu ve iki kenarında önü açık odalar vardı. Hayalimdeki han daha görkemliydi. Ben yine romanımdakini canlandırmaya devam ettim. Mutlaka yapının dışında, ahşap ahırlar, ağıllar, müştemilat olmalıydı. Ortada, Porine, Taşbek ve Thomas’ın keşiş kıyafetleriyle birlikte misafir edildikleri mescidi ahşap olarak, bir odayı da mutfak olarak hayal ettim. Üç keşişin, Tebrizli Arif ve iki muhafızıyla karşılaştığı mutfağın taburelerini ve sinileri gözümle yerleştirdim. O büyük tesadüf gecesi, birbirlerini fark eden can dostların hareketlerini ağır çekimle canlandırdım. Yemek sonrasında Taşbek iki arkadaşı ile ön cephenin ikinci katında kalmışlardı. Tebrizli Arif, gecenin ilerleyen bir saatinde gelip uyandırmıştı Taşbek’i. Sonra bu avlunun güney doğu köşesinde yere çökmüşlerdi. Canları birbirinin parçası olan dostların yıllar sonra buluşmasının heyecanını tekrar iliklerimde hissettim. Didebanbaşının her sabah namazı müteakiben duayla açtığı demir kapının önünde durdum biraz. Ellerimi demirin üzerinde gezdirdim. Kenarda biraz soluklandıktan sonra Torosları sol yanıma alıp yoluma devam ettim. Yolcu yolunda gerekti…

Tebrizli Arif ve dostları, şimdi üzeri asfaltlı bu eski Roma yolundan inmişlerdi Beyşehir gölüne.

Eflatun Pınarı okunu görünce yoldan ayrılıp bir köy yoluna girdim. Bir süre gittikten sonra tarihi çeşmeyi sorarak buldum. Ne ilginç diye geçirdim içimden. Roman kahramanlarım Hatti veya Hitit devletlerinden büyük ihtimalle habersizdiler. Bu çeşme ile karşılaştıklarında onun Roma öncesi bir dönemden kaldıklarını anlayabilmişlerdi sadece. Karşımda üzerinde sadece üç bitişik başı ve ön ayakları görülen, üçlü aslan bloku olacağı anlaşılan büyük bir taş parçası duruyordu. Muhtemelen yontulması tamamlanmadan bırakılmıştı. Bu yontu bir yerin parçası olmalıydı. Küçük derenin üzerindeki ahşap köprüden geçerek havuzun ön kenarına ulaştım. Arka kenarının ortasında duran heybetli çeşmeye bakakaldım. Neredeyse 4000 yıllık çeşmenin taşları sanki paslanmıştı. Çeşitli boyutlardaki küp taşların üzerine bir kısa diğeri uzun iki dikdörtgen sütün yatay olarak oturtulmuştu.

Karşıdan bakınca kare hissi uyandırıyordu. Küp taşların üzerinde Hitit kabartmaları, doğaya karşı direnerek bugüne kalmanın gururuyla bize tarihin derinliklerinden haberler getiriyordu. Taşların üzerine iki elini kaldırmış insan figürleri oyulmuştu. Bu figürleri daha önce nerede görmüştüm? Çıkartamadım. Acaba burada mı oyuldu, yoksa başka yerde yontulup sonradan mı buraya getirildi, diye sordum kendime. Altta ellerini birbirine kavuşturmuş, külahlı üç insanın göbeğinde yer alan üçer delikten, serinliği daha uzaktan hissedilen  tertemiz bir su akıyordu.

Sonradan tamir edildiği anlaşılan arkaik havuz varlığını korumayı başarabilmişti. Su o kadar serindi ki, Mahperi Hatun burada yıkanmış olamaz, diye düşündüm. Kenarda duran yıkılmış büyük taşlar, burada başka tamamlayıcı abidelerin olduğuna da işaret ediyordu. Çimlerin üzerine uzanıp Beyşehir gölüne doğru serilen eflatun çiçekleri hayal ettim. Mahperi Hatun, Tebrizli Arif’i bu kutsal çeşmeye neden getirmek istemişti? Sarayda kalma süresini uzatmak için mi sadece?

Yolum uzun olduğu için devam edip göl kenarından Beyşehir’e yöneldim. İçinde 12 ada bulunan uçsuz bucaksız bir göl uzanıyordu sağ yanımda. Kahramanlarım şehre yaklaşınca bir handa konaklamışlar sonra şehir muhafızlarına misafiri olacakları sultanın adını söylemişlerdi. Ardından saray kayıkları ile Kubadabad Sarayı’na götürülmüşlerdi. Ben mecburen kara yoluyla gidecektim. Eşrefoğlu Camii ve Bedesten’e yakışmayan şehir sokaklarında bir süre oyalandıktan sonra güzergâhıma döndüm. Ana yoldan ayrılarak haritamın gösterdiği kıyı rotasına girdim. Selçuklu Devleti’nin en büyük sarayının bulunduğu yeri gösteren tek bir levha ile karşılaşmadık! Hadi devlet görevlileri uzaktaydı. Belediye ne iş yapar acaba? diye mırıldandım kendi kendime. Karşıma çıkan köyde sorduğumuzda da onu  bileni göremedik. GPS’i çalıştırarak, harita üzerinde tahmini olarak işaretlediğim hedefe doğru devam ettim. Kimi zaman kötü asfalt kimi zaman toprak yolda yarım saat kadar ine çıka ilerledim.

İnanılması zor ama büyük iş araçları tarafından önüm kesildiğinde, yolun bittiğini öğrendim. Tek bir levha konulmamıştı, yol çalışması var, devam edemezsiniz diye.

Bir tepeye çıkıp uzaktan Kubadabad Sarayı’nın bulunduğu istikamete doğru baktım. Aklı başında hiç kimse bu kervan geçmez, yol uğramaz dağ yamacına geldiğime inanmaz diye fotoğrafını çektim.

Sarayı ve bir gün önce Karatay Medresesi’nde gördüğüm çinilerini gözümde canlandırmaya çalıştım, başaramadım. Önce yapıları tasarlamalıydım. Rüçhan Arık’ın Kubadabad isimli eserindeki külliye çizimini araziye oturttum. Kale surlarını, küçük sarayı, büyük sarayı, tıpkı Sadeddin Köpek gibi adım adım inşa ettim. Sarayı bu kez Paşabahçe Cam’ın kristalin cam çinileriyle donattım. Duvarlar üzerinde desenler olan camdan kristale dönmüştü. Gözlerimi sarayın kabul salon duvarları üzerindeki bu çinilerde gezdirmeye başladım. Masal dünyası figürlü, siren, sfensk, grifon figürlü yıldız çinileri başımı döndürmüştü.

Sonra, Tebrizli Arif’in bu saraya geliş nedenini hatırladım. Güneş insan suretli çiniyi görecekti… Duvarın ortasında diğerlerinin arasında duran müstesna çiniden alamıyordum gözlerimi. Tıpkı romanda tasvir edildiği gibi yanaklarında yedişer, çenesinde üç ben duruyordu. Tebrizli Arif bu defa bir çininin içinden bana bakıyordu.

Romanımda, bu çiniyi, Nakkaş Hüseyin nakşetmişti. Çininin sırrı hangi sırları gizliyordu. Dönünce öğrenmek için romanı tekrar okumayı kararlaştırdım.

Tebrizli Arif’in Mahperi Hatun’un bakışları altında izlediği, yer yer ellerini sürdüğü çinilere ben de hayalimde dokundum. Dışarı çıktım, kendimi bin bir çiçekli saray bahçelerinin içine attım, kameriyede serinledim. Mahperi’nin yanında sedire uzanıp gölün serin havasını içime çektim. Ortalığı birden, tıpkı o günkü gibi kızılgerdan kuşlarının nağmeleri kapladı.

Gönüller Sultanı ile Valide Sultan’ın sarayda geçirdikleri vuslat günlerini düşledim. Arif’in son döneminde bembeyaz saçları ve muhtemelen artık üzerinden çıkarmadığı sufi kıyafetiyle geldiği saray buluşmalarını hatırladım. Bir anda Farabi’nin Isfahan Saz Semaisi çalmaya başladı. Başımı kaldırdığımda gördüm ki, sazendeler kameriyenin arka tarafında yerleşmişlerdi. Heybetli kasır yine eski görkemli günlerine kavuşmuştu nihayet…

Artık gönül rahatlığıyla Konya’ya dönebilirdim.

Hâlâ inanamıyordum. İstanbul’dan kalkıp bu sarayı görmeye gelmiştim; dere tepe demeden araç sürerek, yorgunluktan bitap düşme pahasına ona yaklaştığımda ise yol bitmiş ve yine hayallerimle baş başa kalmıştım… Düş kırıklığımı, Arif’in Mahperi Sultan’a terennüm ettiği aşk nağmelerine yeniden can vererek gidermek istiyordum. Başımı Beyşehir gölüne çevirdim ve “İsterseniz Selçuki, Farsi, Rumi; isterseniz Ermeni, Sami, İbrani topraklarından hatta hakikatin bağrından kopup gelen, sevdiği kadını arayan bir aşık deyin; isterseniz alın elinize kalbimi, işitin sizin için atan nağmeleri,” diye fısıldadım.

Mısralar bir aşığın dudaklarından döküldükten tam 775 yıl sonra ikinci kez gölün üzerini yalayarak sonsuzluğa kavuşmuştu. Ama bu kez benim ağzımdan…

Tebrizli Arif yüreğine ateş düşüren kadının peşinde koşuyordu, ben ise roman kahramanlarımın izlerini sürüyordum.